Zamanın Hafızası: Şem Dağı
Oturdum Şem Dağı’nın o vakur göğsünde; zamanın, sırrını toprağın koynuna emanet ettiği o mukaddes eşikte, dedem Mehmet’in başucuna… Mezarının başına...
Bir elim mezar taşının asırlık soğukluğunda, bir elim göğsümde vuran kendi asri nabzımın atışında. İki zaman arasında sıkışmış bir seyyah gibi, önce kendi muhtaç ruhuma seslendim; sonra benden kopup yarınların meçhul ufkuna savrulacak olanlara… Sere serpe büyüyen çocukların dallarından doğacak, henüz bu fani toprağa ayak basmamış, toprağın tozunu yutmamış o müstakbel nesillere…
Tam o an, hafızamın dehlizlerinde kabuk bağlamamış bir yaranın sızısı peyda oldu. Bir dost eliyle, ansızın vurulurken, uğradığı hıyanetin utancından yüzünü bir su kaynağına düşüren o kadim anlatı düştü kalbime… Sırtından yediği darbenin acısından değil, o hain darbeyi indiren elin bir zamanlar "dost" sayılmasının verdiği o tarifsiz, o kahredici hicapla eğilmişti boynu. Kendisini vuran elin çirkinliğini, sadakatsizliğin o karanlık çehresini görmemek için, ömrün ve hayatın asıl kaynağı olan suyun o en serin, en temiz ve en bakir tarafına gömmüştü mübarek çehresini. Bunu düşündükçe zihnim, bu kadim coğrafyanın kanatlarında çok uzaklara, asırlar öncesinin sisli hatıralarına dalıp gitti.
Murat’ın Koynunda Tarihi Seyretmek
Sırtımı Şem Dağı’nın o sarsılmaz azametine yasladım; ayaklarımı zamana, mekana ve ölüme meydan okuyan Murat Nehri’nin asude akışına uzattım. Suyun o serin, şifalı koynunda akıp giden balıklara, asırlardır bu havzada olup biten her şeye dilsizce şahitlik eden o sessiz canlara selam durdum. Şem Dağı’nın mağrur zirvesini başıma bir gezgin şapkası eyledim; o zirvede bir taç gibi, ilahi bir süs gibi duran beyaz karı ise bu dünya yolculuğumun en saf, en lekesiz nişanesi saydım.
Bir elim Mehmet dedemin mezar taşında bir kök, bir aidiyet ararken; diğer elim Pirik Seyf’in kabrişerifinin o ruhu teskin eden manevi iklimine, irfan saçan saçaklarına uzandı. Dünya ile ukba arasında bir köprü gibi durup, Çapakçur Ovası’nı seyre daldım.
Nice şanlı atlılar geçti gözlerimin önünden; nice payimal olmuş, mağrurlanıp da tarihin acımasız silgisiyle silinmiş insan yığınları… Yavuz Sultan Selim’in ordularına yol açan, o cihan devletine bu sarp geçitlerde mihmandarlık eden o asil, o yürekli dedelerimi gördüm önce. Sonra Kanuni Süleyman belirdi ufukta; Murat Nehri’nin hırçın, dizginlenemez suları üzerine taştan köprüler kuruyor, medeniyetin mührünü suyun iki yakasına birden vuruyordu.
Müşahede ettim ki, Çapakçur Ovası bağrından gelip geçen her yolcuyu, her mazlumu, her dervişi ve her fatihi bir ana şefkatiyle kucaklıyor, hepsine müşfik bir beşik oluyordu. Murat Nehri ile beraber tarihin akışında ölenleri, o kutsal suların bereketiyle yeniden can bulanları gördüm. Bu nehrin Hazar’a varan o upuzun, o çileli yolculuğunda kaç bin can alıp, kaç bin cana yeniden hayat üflediğini iliklerime, kemiklerime kadar hissettim.
Âmâ Bir Hafız’ın Gönül Işığı
Sonra yavaşça, ruhumun yönünü değiştirdim; sırtımı dedemin bağrında uyuduğu o toprağa yaslayıp, bir elimi Şeyh Momedo’nun, diğer elimi ise Hafız Efendi’nin mübarek kabirlerine doğru uzattım. Bu topraklarda bir yabancı değil, bir mülk sahibi, bir ev sahibi edasıyla uzattım ayaklarımı. Ayak tabanlarım Sarım Çayı’nın o buzdan şerbet gibi serinliğine değdiğinde, ruhum Riz’in o cennet köşesi bahçelerinde, yeşilin binbir tonu arasında gezinmeye başladı.
Orada, o mutlak teslimiyetin yeşilliğinde; gözleri dünyaya âmâ, fakat gönül gözü yedi kat semaya ve kainata açık bir Hafız ile karşılaştım. Elinde zamana, cehalete ve karanlığa meydan okuyan o mukaddes elifbası… Elifbasını unutmuş, hırçın dünyada yoldan sapan öğrencisini el yordamıyla, taşları ve dikenleri ayıklayan o muazzam şefkatle arıyordu. Dalları, toprağı yoklayan o titrek ama sarsılmaz bir inançla çarpan ellerin sahibinin, havada dalgalanan o asude sesini duydum:
"Sıddık! Abdurrahman! Hüseyin!" Ve diğerleri...
Onun içindeki o mukaddes öğretme aşkını, cehaletin zifiri karanlığına meydan okuyan o muazzam, o ilahi cehdini hayranlıkla, gözyaşlarıyla izledim. Göğsüm daraldı, kalbim yerinden çıkacak gibi sarsıldı. "Hey Hâfız, hey Hâfız!" diye avazım çıktığı kadar nida etmek, o irfan deryasına akıp karışmak istedim; ama o manevi heybetin karşısında sesim içime kaçtı, nefesim kesildi, seslenemedim. Bir bölgeyi, bir coğrafyayı cehaletin vahşi pençesinden kurtarıp "bilge" kılan, baş gözleri görmese de göğsündeki kandille etrafına nur saçan o zatın huzurunda, edebin o en derin sükutuna büründüm.
Mutlak Hakikatin Fısıltısı
Çotla’nın kayalıklarından bir azimle, bir coşkuyla fışkıran o buz gibi soğuk sularından avuç avuç içtim; ruhumdaki o dünya yangını, o fani telaşlar duruldu. Ayaklarımı usulca topladım, edeple büzüldüm ve yeniden o en güvenli limana, Mehmet dedeme sokuldum. Gözlerimi bir kez daha Çapakçur’un o uçsuz bucaksız, sırlar saklayan ovasına diktim; kulağımı kendi kalbimin vuruşlarına yakın tuttum.
İşte tam o esnada, Zırkaw çayırlığının derinliklerinden, toprağın kalbinden sızan suyun o iniltili, o derinden gelen ulvi seslenişine şahit oldum. Su, adeta lisan-ı hal ile dillenmişti.
"Ey fani!" diyordu o gizemli avaz. "Ey fani! Bize bak, Bu akışa bak anla. Bu bu ses sanadır; senden öncekine ve senden sonra bu mukaddes toprağa basacak olan her canadır..."
"Faniye aldanma, Hûve’l-Bâkî’ye sığın!"
Bu ezeli ve ebedi avaz, orada durmadı; Zırkaw çayırlığından taşıp, coğrafyanın kılcal damarlarına, toprağın altındaki ve üstündeki tüm zerrelerine yayıldı. Dere Gor’un yalnızlığından yankılandı, Dere Arabo’nun sessizliğine ulaştı; Yene Keyno’nun sırlarından geçip, Dere Wazano’nun dik kayalıklarına çarptı. Artık her vadiden, her dereden, her taştan ve kaynayan her su gözünden aynı muazzam koro, aynı tek ve sarsılmaz hakikat yükseliyordu:
"Faniye değil, baki olana sığın..."
İyi bir sığınağımız olması dileği ile,
Selam, hürmet ve muhabbet ile...
Yorumlar
Yorum Gönder