Kayıtlar

Dijital Esaret ve Kelimelerin İntiharı

​Hepimizin ortak esaret alanı olmaya başladı avuçlarımızın içine sığan o akıllı telefonlar, tabletler... Geçenlerde bir seyahat esnasında uçak koltuklarında oturan yolcuları gözlemledim; istisnasız herkes ya cep telefonuyla uğraşıyor ya da uğraşmaya hazırlanıyordu. Ciddi bir tefekkür kriziyle karşı karşıyayız. ​Eskiden toplu taşıma araçlarında, otobüste, uçakta ya da gemide seyahat ederken yanımızda, karşımızda mutlaka basılı bir kitap okuyan ya da koltuğunun altında bir kitap saklayan birilerine rastlardık. Çoğumuz şahidiz o günlere. Bugün ise insanı bir köle gibi kendisine ram eden o akıllı aletler, bizi hem organize bir cahiller sürüsüne katıyor hem de basbayağı sloganik konuşmaya zorluyor. Artık cümle kurmaya, iki kelimeyi bir araya getirmeye mecalimiz yok. Gençlerin birbirine seslenme edaları "kanka", "hew" ya da anlamı meçhul kaba sözcüklerden ibaret. İnsanlığın ve dünyamızın sürüklendiği bu kültürel aşınmayı düşündükçe, kendi adıma ciddi bir korku ve endişe...

Vitrinlerin İhtişamı, Heybelerin Boşluğu: "Ben"in Gölgesinde Yiten "Biz"

Her sabah gözlerimizi muazzam bir dünyaya açıyor, her güne büyük ve parıltılı yaşam hedefleriyle koyuluyoruz. Kelimelerimizi özenle seçiyor, zarif görünmeye çalışıyor ve etrafımıza durmadan "güzelliği" vaaz ediyoruz. Dışarıdan bakıldığında parmakla gösterilecek kadar kusursuz, bir o kadar da göz alıcıyız. Fakat bu ışıltılı vitrinin arkasına geçtiğimizde, ruhumuzu sinsi bir sarmaşık gibi kuşatan, bizi her geçen gün daha da içine çeken derin bir samimiyetsizlikle —modern bir münafıklıkla— yüzleşiyoruz. Kendi eksiklerimizi görmezden gelip kendimizi adeta kutsarken, başkalarının kusurlarını yerin dibine batırmak için acımasızca yarışıyoruz. Tüketiyoruz; hem de sınır tanımadan. Nefesi, zamanı, canı ve en acısı da insanlığı tüketiyoruz. Ancak iş üretmeye geldiğinde adımlarımızı hep geri çekiyoruz. Dünyanın karanlığından şikayet etmeyi bir konfor alanı haline getirmişiz; oysa karanlığa sövmekten vazgeçip de bir mum yakmaya yanaşmıyoruz. Çuvaldızı başkasına saplarken son derece fütur...

YATAĞINI ARAYAN NEHİR: BİR MEDENİYET MUHASEBESİ

​Asırlardır delice çağlıyoruz; derelerden ırmaklara, oradan denizlere akıyoruz ama bir türlü kendimize akamadık. İnsanlığı kurtarmak adına savaştık; can verdik, can aldık. Ancak günün sonunda bir papatya misali "seviyor-sevmiyor" falına kurban edildik. Asırlar boyu yıkımlar yaşadık, harabelere mahkûm edildik ama yine de aklımızı başımıza devşirmedik. Kırk defa aynı delikten ısırıldık; kırk birincisinde yine aynı deliğe canımızı siper ettik. Bencil duygularla kendimizi dünyaya ispatlamaya çalışırken, benliğimizi kaybetme noktasına geldik. ​Gül mevsiminde çiçeklerimizi, başkalarının koklamasına terk eyledik. Yıllarca kendi varlığımızı yegâne değer gördük, vitrinlerimizin süsüne methiyeler düzdük. Ne zaman ki o vitrinler kırıldı, işte o zaman süslerin bizi aldattığını fark ettik. Ama iş işten geçmişti. Kendimize dönüş yolunu bulamadık; hep geride bıraktıklarımıza bakakaldık. Gayemizden saptık ama yine de "Hey gidi günler!" demekle yetindik. Eksikliğimizi sorgulayaca...

ADEM'İN OĞLU HABİL GİBİ OL

Bu yazının başlığını; 1931’de Suriye’de doğup 2022’de İstanbul’da hayata gözlerini yuman mütefekkir Cevdet Said ’in, Peygamber Efendimize dayandırılan bir hadisten esinlenerek kaleme aldığı o meşhur kitabından ödünç aldım. Kitapla ilk tanışıklığım, hafızam beni yanıltmıyorsa 1999 senesindeydi. Söz konusu hadisin sahihliği hakkında derin bir teknik bilgim olmasa da zihnimde bıraktığı çağrışım ve kalbimde edindiği yer her zaman çok kıymetli kalmıştı. ​Cevdet Said, Habil ile Kabil’in kıssasında geçen; “Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.” (Mâide, 28) ayetinden yola çıkarak, kardeş kavgasının insanlığın önüne dikildiği o karanlık mecraları muazzam bir şekilde dile getiriyor. ​Aynı anne ve babanın çocukları olan biz insanoğlu; tıpkı Habil ve Kabil gibi her gün kendi aramızda haklı ya da haksız kavgaların içerisinde bocalayıp duruyoruz. Mensubu olduğumuz dinin, “Müminler anc...

Hakikat ve İnsanlık Manifestosu

​Halil Cibran, Kum ve Köpük kitabında şöyle der: "Eğer söylediğin, güzelliğin şarkısı ise çölün ortasında bile dinleyenin olacaktır." Hak ve hakikat genel itibarıyla evrenseldir; bu nedenle söylenen sözlerin hakikati temsil etmesi gerekir. Yeryüzünün karanlığında ışık yakılması, o ışıklar doğrultusunda bir yol ve iz bulunması elzemdir. Söylenilen söylevin, nutkun doğru ve düzgün olması bu yolda yeterli bir başlangıçtır. ​Dünyanın her tarafının kan deryası haline gelmesi, hepimizin sinir uçlarına dokunuyor —ki dokunması gerekir de. Kimi yerlerde insanların başlarına evleri, kimi yerlerde ise dünyaları yıkılıyor. Muktedirler kendi iktidarlarının derdindeyken, mazlumlar acıların hüküm sürdüğü mecralarda bir lokma ekmeğin peşinde geziyor. ​Geçmişin birçok döneminde hep güçlülerin tarihi yazıldı. Mazlumlar ise sadece öldükleri sayı kadar kaldılar ya da o sayıyı bile söyletmediler. İranlı düşünür Ali Şeriati, piramitlerin yanında dizili olan taşlar için: "O gün bile size ...

Batı Yine Aynı Batı: Şef Seattle’dan Bugüne

​Tarih 1854… Kızılderili lider Şef Seattle’ın, Vali Isaac Stevens tarafından sunulan toprak alım teklifine cevaben yazdığı söylenen mektuba göz atıldığı zaman; Batı'nın o günkü vahşetinden hiçbir şey kaybetmediğini, aynı barbarlıkla yoluna devam ettiğini görüyoruz. Şef Seattle’a sunulan, "topraklarını para karşılığında satma" teklifine karşı o çaresiz ama vakur mektubu okuyunca insan şunu düşünmeden edemiyor: Zalim, her devirde aynı zalimdir. ​Aradan yaklaşık iki yüz yıl geçmesine rağmen bugünkü Amerikan devlet başkanı, Grönland’ı kendisine bağlamak istiyor ve oranın üzerinde haklar iddia ediyor. Şef Seattle’ın o günkü ifadesi, bugün de adil idarelerin temel düsturu olmalıdır: ​ "Washington’daki Büyük Şef toprağımızı satın almak istediğini bildiren bir mesaj göndermiş. Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bu fikir bize garip geliyor. Havanın tazeliğine ve suyun parıltısına sahip değilsek, onları bizden nasıl satın alabilirsin...

KENDİ DÜNYAMIZIN DAR ODALARI; BEN VE ÖTEKİLER.

​Günden güne kendimize, ailemize ve çevremize yeni cepheler açıyoruz. Kimi zaman bir selamın esirgenmesini, kimi zaman bir bakışın ağırlığını gerekçe göstererek, insanları kendimize rakip; hatta düşman ilan edebiliyoruz. İki günlük dünya hayatının tek bir gününe onca sıkıntıyı sığdırdığımız yetmezmiş gibi, yarınımızı daha sorunlu hale getirmek için de adeta özel bir gayret sarf ediyoruz. ​Halbuki hayat; bir lokma ekmek, bir yudum su ile idame ettirilebilecek kadar sade. Kinden uzak, dostane bağlar kurma ve güzel anılar biriktirme şansımız varken; zihnimize yüklediğimiz gereksiz düşüncelerin altında ezilmeyi seçiyoruz. ​"Bana Yeni Bir Hayat Lazım" Ama Hangisi? ​"Ben ve hayatım" derken, dışımızdaki dünyayı dışlayan bir tavır takınır olduk. Hani o meşhur şarkıda geçtiği gibi; çoğumuzun diline pelesenk olan o "Bana yeni bir hayat lazım" cümlesi, aslında neyi kasteder? Yeni bir hayat mı, yoksa kaybettiğimiz özümüz mü? (Engin Geçtan, HAYAT) ​"Ben ve öte...