Zamanın Hafızası: Şem Dağı
Oturdum Şem Dağı’nın o vakur göğsünde; zamanın, sırrını toprağın koynuna emanet ettiği o mukaddes eşikte, dedem Mehmet’in başucuna… Mezarının başına... Bir elim mezar taşının asırlık soğukluğunda, bir elim göğsümde vuran kendi asri nabzımın atışında. İki zaman arasında sıkışmış bir seyyah gibi, önce kendi muhtaç ruhuma seslendim; sonra benden kopup yarınların meçhul ufkuna savrulacak olanlara… Sere serpe büyüyen çocukların dallarından doğacak, henüz bu fani toprağa ayak basmamış, toprağın tozunu yutmamış o müstakbel nesillere… Tam o an, hafızamın dehlizlerinde kabuk bağlamamış bir yaranın sızısı peyda oldu. Bir dost eliyle, ansızın vurulurken, uğradığı hıyanetin utancından yüzünü bir su kaynağına düşüren o kadim anlatı düştü kalbime… Sırtından yediği darbenin acısından değil, o hain darbeyi indiren elin bir zamanlar "dost" sayılmasının verdiği o tarifsiz, o kahredici hicapla eğilmişti boynu. Kendisini vuran elin çirkinliğini, sadakatsizliğin o karanlık çehresini görmemek i...