Vitrinlerin İhtişamı, Heybelerin Boşluğu: "Ben"in Gölgesinde Yiten "Biz"
Her sabah gözlerimizi muazzam bir dünyaya açıyor, her güne büyük ve parıltılı yaşam hedefleriyle koyuluyoruz. Kelimelerimizi özenle seçiyor, zarif görünmeye çalışıyor ve etrafımıza durmadan "güzelliği" vaaz ediyoruz. Dışarıdan bakıldığında parmakla gösterilecek kadar kusursuz, bir o kadar da göz alıcıyız. Fakat bu ışıltılı vitrinin arkasına geçtiğimizde, ruhumuzu sinsi bir sarmaşık gibi kuşatan, bizi her geçen gün daha da içine çeken derin bir samimiyetsizlikle —modern bir münafıklıkla— yüzleşiyoruz. Kendi eksiklerimizi görmezden gelip kendimizi adeta kutsarken, başkalarının kusurlarını yerin dibine batırmak için acımasızca yarışıyoruz. Tüketiyoruz; hem de sınır tanımadan. Nefesi, zamanı, canı ve en acısı da insanlığı tüketiyoruz. Ancak iş üretmeye geldiğinde adımlarımızı hep geri çekiyoruz. Dünyanın karanlığından şikayet etmeyi bir konfor alanı haline getirmişiz; oysa karanlığa sövmekten vazgeçip de bir mum yakmaya yanaşmıyoruz. Çuvaldızı başkasına saplarken son derece fütur...