İzzetin İstilası: Bir "Miskinlik" Kültürü "dilencilik"
Dünyanın neresine giderseniz gidin, fakirlik ve yoksulluk yaşamın kaçınılmaz bir gerçeğidir. Ancak yoksullukla, bir toplumun iliklerine kadar işleyen "dilencilik" arasında çok ince ve keskin bir çizgi vardır. Bugün ne yazık ki İslam coğrafyası, adeta kendisiyle özdeşleşen, yapısal ve kültürel bir dilencilik sarmalının pençesinde kıvranmaktadır. Üstelik bu acı tablo, kimi zaman devletlerin yanlış politikalarıyla, kimi zaman da sistemsel boşluklarla göz göre göre beslenmektedir.
Mekke’yi, Medine’yi ziyaret edenler çok iyi bilirler. Kabe’nin hemen yanı başında, İslam’ın kalbinde sabahlara kadar inleyen, elleri kolları kesilmiş o çocukların çığlıkları, aslında bugünkü İslam âleminin o pürüzlü ve çelişkili özetidir. Arap şeyhlerinin sadece tek bir lüks uçağının maliyeti, oradaki binlerce insanın sefaletine kalıcı ve köklü çözümler üretebilecekken, bu vurdumduymazlık neden? Elbette bu soru sadece o coğrafya için değil, adaletsizliğin hüküm sürdüğü tüm dünya için geçerlidir.
Dönüp kendi sokağımıza baktığımızda da durum pek farklı değil. Devletin dağıttığı sosyal yardımları alabilmek için Halkbank kapılarında, kuyruklarda akşamlayan yüzlerce insanın hâlini görünce meseleye daha yakından şahit oluyoruz. İzzeti, şerefi ve onuru kendine düstur edinmiş bir halkın manzarası böyle mi olmalıydı?
Oysa hafızamızda çok canlı ve sarsıcı bir örnek duruyor: Medine’ye göç eden Mekkeli muhacirlere her şeyini teklif eden Ensar’ın o yüce gönüllülüğüne karşı, Abdurrahman bin Avf’ın verdiği o asil cevap kulaklarımızda çınlamıyor mu? "Bana bir ip verin ve pazarın yolunu gösterin." Bu sözün ardından günlerce hamallık yaparak, bilek zoruyla kendine sıfırdan bir sermaye biriktiren ve Medine’nin en saygın zenginleri arasına giren o büyük sahabe, bizlere hiç mi bir şey anlatmıyor?
Dilenmenin, bir insanın onurunu ne denli rencide ettiğini anlamak için o insanların maruz kaldığı sömürüyü ve arka plandaki mafyalaşmış dünyayı görmek gerekir. Dilenmenin bir kültür, bir alışkanlık haline geldiği toplumlarda, o toplumun "izzeti" ayaklar altına alınmış demektir. Helal çalışmanın ve onurlu yaşamanın, insan olmanın ilk merhalesi olduğunu ne çabuk unuttuk? Bizler, miskinliği ve tembelliği hayat tarzı haline getirenlerin eline üç beş kuruş sıkıştırıp vicdanımızı rahatlatırken, aslında sevap değil; bu kötü ahlakın sürmesine ortak oluyoruz.
Elbette borç batağına saplanmış, evine bir lokma ekmek götüremeyecek kadar çaresiz kalmış insanların yardım talep etmesi insani bir haktır. Ancak bunu bir gelenek, bir meslek haline getirmek, dinin çaresiz durumlar için verdiği sınırlı cevazları açıkça kötüye kullanmaktır. En hayırlı gelir kapısının bilek akıl ve bilgi gücüyle kazanılan helal lokma olduğunu bugün etrafımızda kime sorsak onaylar.
İşte bu noktada "sosyal devlet" kavramını yeniden masaya yatırmak gerekiyor. Sosyal devlet olmak, insanlara sadece hazır para dağıtmak demek değildir. Gerçek sosyal devlet; insana iş üretebilecek yolları açan, ona zanaat öğreten devlettir. Devlet, verdiği nakit yardımlardan dolayı gurur duymamalı, aksine istihdam yaratamadığı için bunu kendi hanesine bir eksi olarak yazmalıdır. Bugünün teknolojisiyle her vatandaşa sessizce banka hesabı açıp o yardımları kuyruksuz ulaştırmak çocuk oyuncağıyken; yaşlıyı, sakatı, çocuğu tek hizada kapılarda bekletmek ya akletmemektir ya da işin reklam boyutunu insan onurunun önüne koymaktır.
İnsan, bu dünyaya kâmil ve mükemmel bir surette, yüce sorumluluklarla gönderilmiştir. Bu ekmel varlığın izzetini ayaklar altında çiğnetmek büyük bir vebaldir. Sokaklarımız, bu işi meslek edinen ve çoğunlukla bu yardımlara müstahak olmayan insanların işgali altındadır. Miskin bir hayatın sahte rahatlığına alışan bu kitleler, hem kendilerine hem de topluma zarar vermektedir.
Bizler, insanın en mükemmel şekilde yaratıldığını öğreten bir kitabın müntesipleriyiz. Öyleyse insanı hak ettiği o şerefli dereceye koyma, onu kollama ama aynı zamanda tembellikten koruma görevini kendimizde bulmalıyız. Çünkü bizler, sadece kendimizden değil, toplumun gidişatından da sorumluyuz. Dilencilik kültürünün bir parçası olup onu beslemektense, bu çarpık düzeni ıslah etmenin yollarını aramalıyız.
Ne mutlu insanı onuruyla yaşatanlara, ne mutlu izzeti her şeyin üstünde tutanlara...
Selam ve muhabbetle...
Yorumlar
Yorum Gönder